“Masadaki Fiyat, Tarladaki Çöküş!”
TMO tarafından ilan edilen buğday alım fiyatının 16,5 lira, serbest piyasa gerçeğinin 14 lira; arpada açıklanan fiyatın 12,75 lira, tarladaki karşılığının ise yaklaşık 11 lira olduğunu vurgulayan İyi Parti Genel Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. Zafer Ulutaş, “2 Haziran’da Tarım ve Orman Bakanlığı ile Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) alım fiyatlarını açıkladığında, çiftçi bu rakamların artan mazot, gübre, tohum ve ilaç maliyetleri karşısında yetersiz olduğunu zaten dile getirmişti. Ancak asıl sorun, açıklanan bu fiyatların sahada fiilen karşılık bulamamasıyla ortaya çıktı. Bugün Türkiye’nin birçok bölgesinde üretici, devletin ilan ettiği alım fiyatının da altında ürün satmak zorunda kalıyor” dedi.
Üreticinin bunu kendi isteğiyle yapmadığını dile getiren Prof. Dr. Ulutaş, “Çünkü mevcut sistem, üreticiyi ekonomik olarak buna mecbur bırakıyor.
Çiftçi bütün sezon boyunca borçlanarak üretim yapıyor. Hasat zamanı geldiğinde ise gübre bayisinin, mazotçunun, bankanın ve diğer alacaklıların ödemeleri kapıya dayanıyor. Buna karşılık TMO’nun randevu sistemi, alım kapasitesi ve ödeme süreçleri nedeniyle üretici çoğu zaman beklemek zorunda kalıyor. Acil nakit ihtiyacı bulunan çiftçi için beklemek çoğu zaman mümkün olmuyor.
Sonuç olarak üretici, ürününü peşin ödeme yapan tüccara daha düşük fiyatla satmak zorunda kalıyor. Böylece piyasada arz yoğunlaşıyor, alım gücü tüccarın lehine dönüyor ve fiyatlar daha da aşağı çekiliyor” açıklamasını yaptı.
“Tarım günübirlik yönetilemez!”
Yıllardır TMO’nun kullandığı slogan olan “Çiftçinin Kara Gün Dostu” sözünün hafızalarda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ulutaş, “Peki, kara gün bugün değilse ne zamandır?
Yetkililer hasat öncesinde, ‘Üreticimizin ürettiği son gram ürüne kadar alacağız’ açıklamaları yapıyor. Ancak sahadaki tablo farklı bir görüntü ortaya koyuyor;
- Alım kotaları nedeniyle bekleyen üreticiler bulunuyor,
- Depolama kapasitesine ilişkin sorunlar dile getiriliyor,
- Ürününü teslim edebilen üreticiler ise ödeme süresini beklemek zorunda kalıyor.
Çiftçi açısından bakıldığında sonuç değişmiyor. Paraya bugün ihtiyacı olan üretici, parasını haftalar sonra alabiliyor.
Oysa tarım günübirlik yönetilemez. Hasat tarihi bellidir. Üretim miktarı büyük ölçüde öngörülebilir. Bütçe planlaması aylar öncesinden yapılabilir. Devlet, hasat günü üreticinin ürününü gecikmeden teslim alabilecek, ödemesini de zamanında yapabilecek hazırlığı oluşturmalıdır.
Çiftçi toprağa tohumu atarken de biçerdöver tarlaya girdiğinde de arkasında güçlü bir devlet olduğunu hissetmelidir” değerlendirmesini yaptı.
“Yanlış yaklaşımın bedelini üretici ödüyor”
Ortaya çıkan tablo, tarım politikalarının üretimin sürdürülebilirliğini sağlamada yetersiz kaldığını gösterdiğini vurgulayan Prof. Dr. Ulutaş, “Oysa ekonomi çok basit kurallar üzerine kuruludur;
- Üreten kazanırsa üretim artar,
- Üretim artarsa arz artar,
- Arz artarsa fiyatlar dengelenir.
Buna karşılık üreticinin gelirini baskılayan politikalar kısa vadede bazı fiyatları sınırlıyor gibi görünse bile uzun vadede üretimin azalmasına ve daha yüksek fiyatlara yol açıyor.
Mazotu çiftçi pahalılaştırmadı. Gübreyi çiftçi zamlandırmadı. Tohumu çiftçi artırmadı. Elektriğin maliyetini çiftçi yükseltmedi.
Peki, bütün bu maliyetler ortadayken neden üreticinin maliyetini karşılayan, enflasyonu dikkate alan ve makul bir kazanç sağlayan fiyat politikaları uygulanmıyor? Zarar ederek üretim yapan bir çiftçiden gelecek yıl yeniden üretmesini beklemek ne kadar gerçekçi?
Nitekim İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da geçtiğimiz dönemde yaptığı açıklamalarda, çiftçi örgütlerinin ortaya koyduğu maliyet artışlarına dikkat çekerek, tarımsal girdi maliyetlerindeki yükselişin alım fiyatlarına yeterince yansıtılmadığını ifade etmiş; bunun üreticiyi zararına üretime zorladığını belirterek mevcut tabloyu sert ifadelerle eleştirmiştir. Özetle dile getirdiği bu değerlendirme, bugün sahada yaşanan sorunların yalnızca üreticilerin değil, siyaset kurumunun da gündemindeki yapısal bir probleme dönüştüğünü göstermektedir.
Yani bugün sahada görülen tablo, tek başına bir yorumdan ibaret değildir. Üreticinin yaşadığı sıkıntılar, rakamlarla ortaya konulan ve artık görmezden gelinemeyecek yapısal bir tarım krizine işaret etmektedir” açıklamasını yaptı.
‘Doğrudan Ürün Desteği’ vurgusu
Amaç hem tüketiciyi korumak hem de çiftçiyi üretimde tutmaksa bunun yolu taban fiyatı baskılamak olmadığını ifade eden Prof. Dr. Ulutaş, “Çözüm bellidir; Doğrudan Ürün Desteği Sistemi.
Bu kapsamda;
- Çiftçiye üretim döneminde yeterli girdi desteği sağlanmalıdır,
- Hasat döneminde piyasa fiyatının gerçek arz ve talep koşulları içinde oluşmasına imkân sağlanmalıdır,
- Üreticinin maliyetleri, enflasyon ve makul kâr dikkate alınarak hak ettiği gelir ile piyasa fiyatı arasındaki fark, doğrudan ürün desteği olarak gecikmeden çiftçinin hesabına yatırılmalıdır.
Böylece tüketici daha dengeli fiyatlarla gıdaya ulaşırken üretici de zarar etmeden üretimini sürdürebilir” ifadelerini kullandı.
“Bu çiftçinin sahibi kim?”
Bugün yaşananların yalnızca bu yılın sorunu olmadığını, bu tablonun Türkiye’nin gıda güvenliği açısından ciddi bir uyarı şeklinde görülmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ulutaş,
“Artan maliyetler altında ezilen, ürününü değerinde satamayan ve borç yükü altında üretmeye çalışan çiftçi yarın tarlasını ekmekten vazgeçerse ne olacak? Buğdayı da tamamen ithal mi edeceğiz? Saman ithalatı tartışmalarının ardından temel gıda ürünlerinde de dışa bağımlılığı artıracak bir tabloyu mu kabulleneceğiz?
Sürdürülebilir tarımsal üretimin zayıflaması, yalnızca çiftçinin değil, 86 milyon vatandaşın geleceğini ilgilendiren stratejik bir meseledir.
Son olarak şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu çiftçinin sahibi kimdir?
Anayasal sorumluluğu gereği üreticiyi koruması gereken devlet mi?
Yoksa üreticinin içinde bulunduğu zor şartlardan fayda sağlayan piyasa aktörleri mi?
Devlet ilan ettiği alım fiyatının sahada uygulanmasını sağlayamıyor, üreticiyi zamanında destekleyemiyor ve çiftçiyi piyasanın insafına terk ediyorsa, bunun bedelini yalnızca çiftçi değil, bütün ülke ödeyecektir.
Çünkü masa başında açıklanan fiyatlarla tarım yönetilemez. Tarım, toprağın sesini duyan, üreticinin alın terini bilen bir anlayışla yönetilmelidir.
Unutulmamalıdır ki çiftçi üretimden çekilirse yalnızca tarlalar boş kalmaz. Sofralar boşalır, gıda güvenliği zayıflar ve ekonomik bağımsızlığımız da sessizce aşınmaya başlar” açıklamasını yaptı.








