Köşe Yazısı

Karayolunda Sörf!

Konya’yı Antalya’ya bağlayan karayolunun Eynif Ovasındaki bölümü 26 Şubat’ta sular altında kaldı. Sular altında kalan yol, kurumuş bir göl yatağına inşa edilmiş… Bu alan geçmişte de göl havzası, taşkın alanı olarak biliniyormuş… MEB kitaplarında, MTA jeoloji haritalarında Eynif Ovası dönemsel su tutan alanlar olarak gösterilmiş…

Eynif Ovası polyelerle dolu. Polyeler, kayaçların erimesi sonucu oluşan alüvyal topraklarla kaplı, tarıma elverişli verimli arazilerdir, genellikle çukur alanlardır. Ani yağışlarda ve bu yağışlardan kaynaklı sel baskınlarında polyelerde gölcükler oluşur. Bu nedenle polyeler Gölova olarak da bilinir. Gölova, polyenin Türkçe karşılığıdır aslında, “ovadaki göl” demektir.

Yapılan mühendislik hesaplamaları bu bölgede yapılacak bir yolun maliyet-etkin olduğunu gösterebilir, denetlemeler bu hesapların doğru olduğunu teyit edebilir, bu yol uzun yıllar sorunsuz bir şekilde kullanılmış olabilir; ancak bir gün, ne zaman geldiği çok da önemli olmayan bir gün, Gölova’nın göl olacağının öngörülmesi gerekirdi. Çünkü her yoğun yağışta ve taşkında su tutacak, yani göl olacak bir alandan bahsediyoruz…

Coğrafi isimler bize her şeyi anlatır; belki üzerinde birazcık düşünmek, belki birazcık merak etmek gerekir. Bu isimler kadim bir bilginin, kadim bir deneyimin sonucunda kabul görmüştür, kullanılmıştır ve halen kullanılmaktadır. Şöyle ki; zirvesi karlı olduğu için beyaz görünen dağlara Akdağ, bitki örtüsü seyrek olduğu için soluk/boz görünen dağlara Bozdağ demiştir atalarımız. Ankara’da Dikmen, ismini dik yamaçları ve eğimli arazisinden; İzmir’de Balçova, ismini termal su kaynakları ve çamurlu zemininden (balçık); İstanbul’da Taksim ismini suyun dağıtım (taksim etme) noktası olmasından alır. Bunlara benzer, doğrudan coğrafyayı anlatan onlarca isim vardır ülkemizde. Yine Türk tarihinde ve kültüründe renklerin de sembolik bir anlamı vardır. Mavi (gök) ve yeşil Doğuyu, beyaz Batıyı, kızıl Güneyi, kara Kuzeyi temsil eder. Karadeniz, kuzeydeki deniz; Akdeniz, batıdaki deniz; Kızıldeniz, güneydeki deniz demektir…

Şöyle bir hikâye anlatılır: Sömürgelerinden birinde İngiliz bürokratlarından birisi, yerli yöneticilerden birisiyle sohbet etmektedir. Bulundukları yerde, bir ağaç İngiliz bürokratın dikkatini çeker. Ağacın ismini ve ağacın ne ağacı olduğunu sorar. Yerli yönetici ağacın ismini bilmediğini söyler, “ağaç işte!” der, geçiştirir. Sohbet devam ederken bir kuş gelir, ağaca konar. İngiliz bürokrat, bu kuşu da ilk defa görmüştür hayatında, yine aynı merakla sorar kuşun ismini, kuşun ne kuşu olduğunu. Yerli yönetici kuşun ismini de bilmediğini söyler, “kuş işte!” der, geçiştirir. Ayrılma zamanı geldiğinde İngiliz bürokrat, yerli yöneticiye, “yaşadığımız yeri bilmemek bizim için büyük bir utanç kaynağıdır” der ve son sözünü söyler: “Siz yaşadığınız yeri bilmediğiniz için biz buradayız…”

Bu kapsamda öğrencisi olmaktan her zaman çok büyük onur duyduğum, çok kıymetli hocam Sayın Prof.Dr. Nurullah Genç’in öğrenciyken yaşadığı bir anısını da paylaşmak isterim. Erzurum’a yurtdışından bir yabancı gelir. Erzurum’daki tarihi yerlerle ilgili araştırma yapmaktadır, bunun için bölgeyi bilen bir rehbere ihtiyacı vardır. Okul müdürü, bu iş için Hocamı uygun görür, Hocam da rehberliği kabul eder. Hocamın niyeti, İngilizcesini geliştirmek için bir mektup arkadaşı bulmaktır. Her ne kadar tarihi yerlerle ilgili bilgisi olmasa da “kütüphanede ansiklopedileri karıştırır, bir şeyler öğrenirim” diye düşünür. Rehberlik işi birkaç gün sürer. Ayrılık zamanı geldiğinde araştırmacı Hocama hizmetinin karşılığı ücretini öder. Hocam, adresini ister, niyetini açıklar, “mektup arkadaşı olabilir miyiz?” diye sorar. Yabancının cevabı düşündürücüdür: “Sen yazışabileceğim kadar değerli bir kişi değilsin. Daha yaşadığın yeri bilmiyorsun, ben kitaplarda olmayan şeyleri öğrenmeye gelmiştim, ama sorularımın hiçbirine cevap alamadım. Hizmetinin karşılığı rehberlik ücretini ödedim, seninle bir işim yok artık.”

Bilmek, yaşadığımız yerde – ki bu önce sokağımız, sonra şehrimiz, müteakiben ülkemiz – kalıcı olmanın ön şartıdır. Konya-Antalya karayolu olayı “Konya-Antalya karayolunda sörf!” şeklinde magazinsel bir tarzda haber yapılıp, geçiştirilecek veya unutturulacak bir olay değildir. Hangi hatalı kararlardan veya hangi bilgi eksikliğinden, hayatımızın hangi alanlarında sörf yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz! Sörf yapılmadığını iddia edebilir miyiz?

Tarımla ilgili geleceğe dönük çok fazla tereddüdümüz ve endişemiz var. Bölgemizde yaşanan savaşlar ve gerilimler bu tereddütlerimizi ve endişelerimizi daha da artırdı… Bu tereddütlerden ve endişelerden kurtulmanın tek bir yolu var!  Haberlere konu olan, sörf yapılan bir karayolumuz olmadığında ve böyle bir karayolunun hiçbir zaman yapılmayacağından emin olduğumuzda…   

Bilmemenin, öğrenmemenin ve ders almamanın bedeli ağırdır; tıpkı coğrafyayı ve tarihi bilmemenin bedelinin ağır olması gibi…

Prof. Dr. Mustafa Bekmezci

1973 yılında Akşehir’de dünyaya gelen Dr. BEKMEZCİ, ilk ve ortaokul öğrenimini Akşehir’de, lise öğrenimini Kuleli Askerî Lisesinde tamamladı. 1995 yılında Kara Harp Okulu’ndan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu.
2003 yılında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı’nda yüksek lisans programını tamamladı. 2008 yılında Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalında doktora derecesi aldı. 2015 yılında doçent, 2020’de profesör olan Dr. BEKMEZCİ, halen Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu Dekanlığı’nda görevini sürdürmektedir.

    İlgili başlıklar

    Yorum yapın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir