Sürdürülebilir Tarım ve Biyoçeşitlilik İlişkisi
Biyoçeşitlilik genel olarak dünyada yaşayan milyarlarca benzersiz canlı organizmayı ve aralarındaki etkileşimleri ifade etmektedir. Biyoçeşitlilik, canlıların türler içindeki, türler arasındaki ve ait oldukları ekosistemler arasındaki tüm yaşam çeşitliliğidir. Çeşitliliği korumak adına düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD), dünya çapında ülkelerin biyolojik çeşitliliği korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için politikalar saptayıp uygulamaya yöneliktir. Toplum, olayın önemini öğrenmesi halinde ancak gelecek nesillere daha iyi bir çevre bırakılabilir. On binlerce yılda şekillenmiş bu doğal miras iklim krizi, monokültür tarım, kentleşme, endüstriyel üretim ve bilinçsiz tüketim gibi etmenlerle zarar görmeye başladı. Biyoçeşitliliğin korunması ise alınacak önlemlerle tükenme riski olan endemik türlerin korunması ile mümkündür. Biyoçeşitliliğin korunmasında önlemlerden biri de arazi kullanımında itina göstermektir. Bu da tarım, hayvancılık gibi konularda düzenlemeler yapmayı gerektirir.
Durum bu iken bazı medya kuruluşlarında yer alan, “Bu yüzyılın başından beri, tarımsal ürünlerin genetik çeşitliliğinin yaklaşık %75’i kayboldu” şeklinde yayınların, normal gazete okuru vatandaşı endişeye, korkuya sürükleyeceği beklenmelidir. O nedenle toplumun bilmesi gerekli bazı yaşamsal kavramlara değinmek yerinde olacaktır. Önce şu botanik terim tür ve çeşit kavramlarına bir göz atalım: Örneğin çeltik-pirinç tarımı yapan çiftçi “Osmancık” çeşidini ekiyor gibi bir gazete haberini ele alalım: Burada “çeltik” tür, “Osmancık” çeşittir. Şimdi söz konusu “kayıp genetik çeşitlilik” dendiğinde herkes hem tür ve hem de çeşit bazında yok olmayı anlamaktadır. Alında tescilli çeşitlerin ömürleri sınırlıdır. Gerçekten de tarımı yapılan binlerce çeşit, değişen iklim, toprak, hastalık-zararlı vb. nedeniyle eskirken, yerlerine yeni çeşitler gelmektedir. 1950-1060’ların çeltik çeşitleri olan Maratelli, Ribe, Gritna gibi çeşitleri gerçekten kaybolmuştur. Ama çeltik tarımı, bu kez yeni Osmancık, Boyabat Kalesi gibi yeni çeşitlerle devam etmektedir. Ama tür olarak ne çeltik ne de tükettiğimiz herhangi bir ürün türünde eksilme, kaybolma söz konusu değildir.
AB basınında yer alan “Avrupa’nın geleneksel sebze çeşitlerinin dörtte üçü yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır” ifadesine bir göz atalım: Basın okunabilirliklerini artırma adına, bu konularda maalesef sağlıklı bilgi yerine sansasyonel haberleri tercih etmekte. O nedenle toplumun çoğunluğu genetik çeşitliliğin kaybolduğunu kabul etmiş olacaktır. Peki tarımını yaptığımız 150 civarında türden günümüze kadar herhangi birisinin kaybolduğunu söyleyebilir? Ama ömürlerini doldurdukları için artık unutulan binlerce çeşidi listeleyebiliriz. Bilindiği gibi yıllık bitki çeşitlerinin ömrü 5-10 yıldır. Buna karşın yeni koşullara uyum sağlayacak çeşitler, tarımsal araştırma enstitüleri, üniversiteler ve özel tohumculuk firmalarınca ıslah-tescil edilmekte ve çiftçi kullanımına sunulmaktadır. Çünkü bu çeşitler çiftçi tarafında ekilmiyor ama onlar çok sayıda gen bankalarında muhafaza ediliyorlar.
Peki genetik çeşitliliğin kaybolması olayı neden abartılı olarak dile getirilmektedir. Aslında, bölgesel planlama, ekoloji, evrimsel biyolojiye odaklanmış ABD kökenli Rafi (Rural Advancement Foundation International, sonradan ETC) örgütünün slogan haline getirdiği “genetik çeşitliliğin” kaybolacağı yaklaşımı “AB’nin Yeşillerince” de sahiplenilirken, konu basın için de güzel malzeme yapıldı. ETC aktivistleri tarım sektöründeki modern teknolojilere karşı yürüttükleri kampanyalara “genetik mühendisliği, sentetik pestisitler, patentler, nanoteknoloji” gibi konuları da dahil ettiler. Ve bu yaklaşım birçok ülkenin tarımsal gelişimine hatta ekonomisine olumsuz yansıdı (https://nazimiacikgoz.wordpress.com/2022/07/22/yanlis-tarim-politikalari-mi-sri-lankayi-iflasa-surukledi/). Bu ve benzer yaklaşımlar AB’nin bugün gen düzenleme gibi en gelişmiş ıslah tekniklerine hala onaylamamasının ana nedenidir. Benzeri “tutuculuklar” nedeniyle AB’den ayrılan Birleşik Krallık söz konusu gen düzenleme konusunda sağladığı ilerlemelerle yeni ıslah ettikleri 4 yeni türünün tarımına başlıyor. Bilindiği gibi gen düzenleme yöntemi ile kısa zamanda yeni çeşitler-genotipler geliştirilebilmektedir.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüm kültür bitkilerinin tohumlukları gen bankalarında saklanır. Türkiye’de 2 tohum gen bankası ve 18 arazi gen bankası bulunmaktadır. Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü ve Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü bünyesinde bulunan Ulusal Tohum Gen Bankalarında toplam 120 binin üstünde tohum örneği bulunmaktadır. Genetik kaynakların korunması, canlının doğal yaşam alanında korunması (in situ) ve doğal yaşam alanı dışında (ex situ) Milli parklar, tabiatı koruma alanları gibi doğal yaşam alanlarında korumanın yanı sıra, doğal yaşam alanları dışında genetik kaynakların en önemli koruma yöntemlerinden biri tohum gen bankalarıdır.
Tür bazında kayıplara değinenler Asya’da Parmak darısı, Tatar Karabuğdayı; Afrika’nın Yam Bean, Cowpea’yı örnek göstermektedir. Ne var ki bunlara kayıp diyemeyiz. Bunlar tüketici tercihleri doğrultusunda tüketimden çekilmişlerdir. Diğer taraftan tarım için potansiyel faydaları olabilecek Ovicula biradiata ve Por Sri Somnuek gibi yeni bitki cinsleri keşfedilmektedir. Bilimin getirdiği yeni türlere, örneğin Tritikaleye baktığımızda, zamanla tarımımızın tür bazında kazançlı çıkacağı meydandır. Bu durumda, zamanla bilim sayesinde “biyoçeşitliliğin kaybolmayacağı, aksine zenginleşeceği” muhakkak.
2025 yılında gerçekleşen 4.Tarım Orman Şuramızın Sonuç Bildirgesinde 86 maddeden 3’ünde Türk tarım ekonomisinde o kadar önceliği bulunmayan “biyoçeşitliliğin korunması“ öne çıkarılırken, Türkiye’yi Ortadoğu’da lider yapabilecek tohumculukla ilgili bir başlığa yer verilmemiş olması çarpıcıdır.








