Dalya
Ülkemizin en uzun soluklu ve bugünlerde tek tarım gazetesi olan Hasat Türk Gazetemizde yaklaşık 9 yıldır düzenli olarak yazıyorum. Bugün sizlerle yüzüncü makalemi paylaşıyorum. Yani “dalya” diyorum.
Yazılarımda sorunları anlatmaktan ziyade doğrudan çözüm odaklı olmaya çalışıyorum. Meslek hayatımın 37. yılındayım ve artık sorunları anlatmakla kaybedecek vaktim de sabrım da kalmadı. Çözümden çok sorunların konuşulmasından, üretilebilen çözümün ise kısır bir zihniyetle hep devletten beklenmesinden sıkıldım. Ne yazık ki bunu fark edebilmek benim de uzun yıllarımı aldı.
Büyük bir şans eseri çalışma hayatımın ilk 6 yılı, TBMM’de tarıma büyük emeği geçmiş bir milletvekilinin danışmanı olarak geçti. Orada tarımın politikası, siyaseti ve ekonomisi ile ilgili çok önemli kişilerle birlikte çalışma fırsatı buldum. Bilgimin ne kadar yetersiz olduğunu gördüm. Hemen lisans düzeyinde iktisat, yüksek lisans ve doktora düzeyinde tarım ekonomisi eğitimi aldım. Bir yandan da Bakanlıktaki görevim nedeniyle uzun süre kamunun çözüm üretme süreçlerinde bulundum. Bu birikimler sonunda anladım ki meğerse yıllardır aynı şeyleri konuşuyormuşuz. Kendi uzmanlık alanımızı, tarımın temeli olduğunu ve sorunları devletin acil cebri yöntemlerle çözebileceğini sanıyormuşuz.
Daha sonraki yıllarda uzmanlık konumla ilgili yerli ve AB kaynaklı büyük bütçeli projeler yazıp yürüttüm. AB’nin gelişmiş bütün ülkelerine teknik seyahatler yapıp yüzlerce yabancı meslektaşımla ve çiftçi ile derinlemesine görüşmeler yaptım. Bu arada AB müzakere heyetlerinde yer alıp AB’ye uyum çalışmalarında bulundum. Bunca istişare ve çalışma sırasında muhataplarımdan hep “sorunun çözümünü en iyi sorunun sahibi ve sektörün efendisi çözer” tavsiyesi ile karşılaştım.
Meğerse gerçekten de “işin sahibi ve efendisi hakiki üreticiymiş ve tek başına zayıf olan bu efendilerin muhakkak surette birleşmeleri gerekiyormuş”. İşin kötüsü yabancıların sürekli bana öğretmeye çalıştıkları bu gerçeği, Büyük Önde, neredeyse bir asır önce bizzat kendisi örnek olarak ısrarla söylemiş. Ama ben meslek hayatımın neredeyse çeyrek yüzyıllık kısmında bunu anlayamamışım.
Bu aydınlanmadan sonra yüze yakın ülkeyi inceledim. Bitkisel, hayvansal ve su ürünleri alanlarında üretim öncesinden girdi tedarikine, üretimden işlemeye, pazarlamadan tüketim sonrasına kadar her aşamada kooperatif tipi örgütlü güçlerin piyasayı ve hatta devleti nasıl idare ettiğini gördüm.
Bu nedenle, gazetemizde sizlerle hep tarımsal örgütlenme, özellikle de kooperatifçilik üzerine bilgiler paylaştım:
- Önceleri gelişmiş ülkelerin kalkınmışlıklarının ardındaki nedenin kooperatifler olduğunu, Avrupa Birliği’ndeki sistemin nasıl işlediğini yazdım.
- Ülkemizdeki durumla ilgili mukayeselerde bulundum.
- Tarımın bütün alt sektörlerinde kooperatifler ile sorunlarımızı nasıl çözebileceğimizi gösterdim.
- Atamızla ve Cumhuriyetle kooperatifçiliğin ilişkisini, geçmişini ve bugüne dair örnek olabilecek tarihi anlattım.
- Modeller oluşturarak, ekonomi politikalarının uygulanmasında kooperatifler sayesinde neyin nasıl başarılabileceğini teknik açıdan ortaya koymaya çalıştım.
- Bazen sayfalarca, bazen de sadece 250 kelimede olayın nasıl çok kolay olduğu yazdım.
- Yeri geldi manevi inanç değerlerimiz üzerinden durumu izah ettim.
- Ekonomik buhranlar ve felaketler karşısında oluşan uygunsuzlukları içselleştirdiğimizi görüp ne yazacağımı şaşırdım.
- Umutsuzluğa düşmek yerine Büyük Önderin yol göstericiliğinde “manevi kuvvetleri, zeka ve maharetleri birleştirmeliyiz” direktifine uygun yine kooperatiflerle çözüm bulunabileceğini iddia ettim.
Peki, ne değişti?
Yaklaşık 10 yıl önce ülkemizin aydınları, yüksek bürokratları hatta bakanları, iş başındaki teknokratları, sektördeki meslektaşlarımız ve tarımın bütün ileri gelen paydaşları koro halinde hep birlikte aynı nakaratı tekrarlıyorlardı. İstinasız herkes, “Kooperatifçilik iyi hoş da bizim kültürümüzde, mayamızda yok, bize uygun değil. Biz yapamayız” diyorlardı. Çözümün kooperatifçilikte olduğuna inanan arkadaşlarımın ısrarlı gayretleri sonucunda çok şükür bunu söyleyenlere artık herkes cahil ya da zihinsel özürlü gözüyle bakıyor. Hatta art niyetli olarak yaftalıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün 95 yıl önce “menfaatleri haleldar olduğu için şikayet eden” diyerek tarif ettiği hainleri sindirmeyi başardık. Onların yarattığı olumsuz algıyı kırdık. Ciddi bir zihniyet değişikliği başardık. Sonuçta sektördekiler uzun süredir, “kooperatifçilik olmadan asla başaramayız, bunu yapmanın yolunu mutlaka bulmalıyız” diyerek söylemlerini değiştirdiler.
Kooperatifçilik davasında yoldaşlarımla yıllardır verdiğimiz mücadelede hiç olmazsa bir arpa boyu yol alabildik. Artık bu anlamsız anlayıştan kurtulduktan sonra şimdi modelleme çalışmaları yaparak, basit şablonlar halinde her sektörün kooperatifi sayesinde sorunlarına nasıl çözüm bulabileceğini anlatıyoruz.
Yolumuz uzun. Gazetemizde “ikinci dalya” diyene kadar bıkmadan, usanmadan dünyadan başarı örnekleri ile kooperatifçiliğin çözüm olduğunu ispatlamaya devam edeceğim.
Yeter ki ömrüm el versin!







