Türkiye’de Tarımsal Biyoteknoloji
Biyoteknolojiyi, var olan hammaddenin daha yararlı hale dönüşmesi için canlı organizmalardan yararlanma tekniği olarak tanımlayabiliriz. Biyoteknoloji başta tarım olmak üzere gıda ve mikrobiyom araştırmalar, kişiselleştirilmiş tıp, alternatif protein kaynakları gibi yükselen alt sağlık alanlarında kullanılmaktadır. Dünya genelinde ülkeler, biyoteknolojiyi ekonomik büyüme, gıda güvencesi, halk sağlığı ve stratejik üstünlük için kaldıraç olarak kullanma yarışına girmiştir. Örneğin, AB biyoteknoloji şirketlerine rehberlik edecek bir Avrupa Biyoteknoloji Merkezi kurulması, dağınık mevzuatın toparlanması için bir “AB Biyoteknoloji Yasası” hazırlanması ve üniversite-sanayi iş birliğinin yeni programlarla güçlendirilmesi gibi somut adımlar planlamıştır.(1)
Biyoekonomi başlığı altında toplanan bu aktiviteleri Çin, tohumculukta biyoteknolojiyi, biyomalzemeyi, sentetik biyolojiyi özel fonlarla destekleme kararı almıştır. Diğer taraftan gen düzenleme yöntemi ile doğan ikiz bebeklerin doktoruna 3 yıl hapis cezası verilmiştir.
Son yıllarda bitki ıslahı yeni bir döneme girmiştir (2). 2013’lerde, kaşiflerine Nobel Ödülü kazandıran Gen Düzenleme yöntemi (Yeni Islah Tekniği-YIT), ıslah süresini de oldukça kısaltmıştır. Bu yöntemde GDO’lardaki gibi dışarıdan herhangi bir gen transferi söz konusu değildir. Tersine hedeflenen genin, geçici DNA kesici enzimleri uygulanarak susturulması, etkisinin artırılıp azaltılması, yani mikro-mutasyona tabi tutulmasıdır. Bilindiği gibi dünyada doğal mutasyonla 4.000 civarında tescilli çeşit bulunmaktadır.
Türkiye’de biyoteknoloji alanında faaliyet gösteren girişim sayısı hızla artmaktadır. TÜİK verilerine göre 2020’de 499 olan biyoteknoloji şirketi sayısı 2023 itibarıyla 687’ye ulaşmıştır. Bu girişimlerin %40’ı sağlık biyoteknolojisi (ilaç, aşı, tanı kitleri vb.), %30’u tarımsal biyoteknoloji (gen düzenlemeleri yani YIT, GDO dışı bitki ıslahı) üzerinedir. Şirket sayısındaki artış, ekosistemin canlılık kazandığını ve farklı alt sektörlerde faaliyetlerin bulunduğunu göstermekte ise de biyoteknolojinin Türkiye’deki Ar-Ge harcamaları içindeki payı halen çok düşüktür (2023’te %1 civarı). Çok daha çarpıcı olan bir konu ise, en fazla beyin göçü verdiğimiz mesleklerin başında “Moleküler Biyoloji” mezunlarının olmasıdır.
Mevcut tarımsal biyoteknoloji ile ilgili yasal düzenlemeler 2010 yılında çıkarılan Biyogüvenlik Kanunu çerçevesinde işlem görmektedir. Orada tüm genetik işlemlerinin (YIT ve GDO) tarımsal üretimde kullanımı yasaklanmaktadır. Bu durum, gen düzenlemeleri (YIT) ile ilgili Ar-Ge ve ticarileşmeyi sınırlamaktadır.
ABD, Çin, AB gibi aktörler biyoteknolojiye milyarlarca dolar yatırım yaparken, Türkiye’nin geride kalma riski ciddi bir tehdittir. Eğer gerekli atılımlar yapılmazsa, teknoloji açığımız derinleşebilir ve biyoteknolojik dışa bağımlılık kronik hale gelebilir. Tohumculukta dış kaynaklara bağlılığık gıda güvenliğini zedeleyebilir. Global rekabetin hızı, gerekli önlemler alınmazsa Türkiye’yi teknoloji tüketicisi konumunda bırakabilir.
Benzer bir yaklaşımla kendi biyoteknoloji hattımızı kuramadığımızda biyoteknoloji konusunda yetişmiş veya yetişmekte olan elemanları da elde tutma şansımız olmayacaktır.
Biyoteknoloji, doğası gereği toplumsal tartışmalara açık bir alandır. Türkiye’de bu alanda toplum yeterince bilgilendirilmemiştir. İdeoloji ve bilim savaşlarının devam ettiği günümüz koşullarında toplumsal direnç bazı önemli biyoteknolojik uygulamaların hayata geçmesini engelleyebilir. Nitekim 2024 yılında Milano Üniversitesinde gen düzenleme ile geliştirilen çeltik hatlarının tarla denemeleri çevreci gruplarca tahrip edilmiştir.
YIT’den büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvancılıkta hatta su ürünleri yetiştiriciliğinde verimi ve hastalıklara dirençliliği artırmak için yararlanılmaya başlandı:
- 2019 yılında Arjantin’de tatlı su çuprası,
- Japonya’da fangri mercan ıslah edildi,
- Rusya’da CRISPR’den yararlanılarak ilk buzağı klonlandı (inek sütüne alerjiyi devreden çıkaran).
Türkiye’nin tarımsal biyoteknoloji, özellikle YIT konusunda büyük bir engel var. O da tarımsal ürün ihracatında ana kapımız AB. Dünyada 30’dan fazla ülke gen düzenlemeyi yasal olarak uygulayadururken AB, 2001 de çıkartılan ve GDO için uygulanan biyogüvenlik yasa düzenlemelerinde devam etmekte (3). Ancak uluslararası büyük firmaların karşılayabileceği sağlık ve çevre raporlarını şart koşan bu uygulama ile yeni çeşitlerin ıslahında kamu ve küçük ıslah firmaların devreye girmesi beklenemez. 2018’de AB Mahkemesinin “Tüm genetiği değiştirilmiş bitkiler GDO’dur” kararı 6 yılda değiştirilemedi ve gıda güvenliği için diğer ülkeler (Bakınız: Harita, yeşil alanlara YİT uygulan ülkeler) YIT ürünleri ekip biçiyorken AB çiftçisi, ideolojinin bilimi yendiği Avrupa’da tarım yapıyor. AB “GDO ya da YIT’e de hayır” derken Türk tarımında da YIT uygulamalarının dolaylı olarak önünü kesmektedir.
Sonuç olarak hızla değişen koşullara uyabilecek bitki ve hayvan genotiplerimizi bir an evvel üretime kazandırmak zorundayız ve biyoteknoloji yeni yöntemleriyle buna olanak tanımakta. Hindistan’ın klasik ıslahla 10-12 yıl gerektiren bir yeni nohut çeşidi ıslahını YIT ile 4 yıl içinde gerçekleştirdiğini unutmamalıyız.
Kaynakça
(2) https://hasatturk.com.tr/2025/06/bitki-islahinda-yeni-donem-gen-duzenleme/




