Gediz’in Kirliliği: Kirleticiler Belli, Çözüm de Belli!
Manisa’da düzenlenen Tarzan Etkinlik Günleri kapsamında Gediz Nehri’nin kirliliği ve kirlilik kaynakları üzerine yapılan sunumları dinleme fırsatı buldum. Manisa ve İzmir Büyükşehir Belediyelerinin yürüttüğü çalışmalar kapsamında, Gediz ve kollarından alınan su numuneleri üzerinden, kaynağında tertemiz doğan suyun nerelerde ve nasıl kirlendiği bilimsel verilerle ortaya konuldu.
Sunumlarda dikkatimi çeken önemli bir nokta vardı. Kirlilik kaynakları rakamlarla ve ölçümlerle anlatılırken, Gediz’deki temel kirleticilerin sanayi kaynaklı deşarjlar, kentsel evsel atıklar ve madencilik faaliyetleri olduğu görüldü. Nehir boyunca yapılan ölçümler, kirliliğin özellikle yerleşim alanları, organize sanayi bölgeleri ve bazı madencilik faaliyetlerinin yoğun olduğu kesimlerde arttığını ortaya koyuyor.
Uzun yıllardır Gediz için “kirli nehir” tanımlaması yapılıyor. Ancak artık genel ifadelerin ötesine geçip kirleticileri açık şekilde konuşmamız gerekiyor. Çünkü bir sorunun çözümü ancak kaynağı doğru tespit edildiğinde mümkündür. Bugün Gediz’in karşı karşıya olduğu kirlilik yükünün önemli bir bölümü; yeterince arıtılmadan alıcı ortamlara bırakılan evsel atıklardan, sanayi tesislerinin oluşturduğu kirletici yüklerden ve bazı madencilik faaliyetlerinin yarattığı çevresel baskılardan kaynaklanmaktadır.
Debinin düştüğü dönemlerde ise aynı miktardaki kirletici çok daha az suyla taşındığı için kirliliğin etkisi katlanarak artmaktadır. Bu nedenle çözüm de bellidir.
Öncelikle Gediz Havzası boyunca tüm evsel ve endüstriyel deşarjların etkin biçimde denetlenmesi gerekir. Arıtma tesislerinin yalnızca var olması değil, sürekli ve verimli şekilde çalışması da sağlanmalıdır. Kirliliğe neden olan işletmeler için caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı, denetim sonuçları kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmalıdır. Madencilik faaliyetlerinin su kaynakları üzerindeki etkileri düzenli olarak izlenmeli, havza ölçeğinde bağımsız çevresel denetim mekanizmaları kurulmalıdır.
Bir nehrin kirlenmesinin bedeli yalnızca o suyu kullanan insanlar tarafından değil, nehir boyunca yaşayan tüm canlılar tarafından da ödenmektedir. Gediz’in temizlenmesi yalnızca çevresel bir konu değildir. Bu konu, aynı zamanda, halk sağlığı, tarımsal üretim, biyolojik çeşitlilik ve İzmir Körfezi’nin geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Çünkü Gediz’e bırakılan her kirletici, sonunda körfeze kadar ulaşmakta ve etkisini tüm ekosistemde göstermektedir.
Artık “Gediz kirli” demenin ötesine geçmeliyiz. Kirleticilerin kim olduğunu, kirliliğin nereden kaynaklandığını ve hangi önlemlerin alınması gerektiğini biliyoruz. Bundan sonraki ihtiyaç, daha fazla veri üretmekten çok, mevcut bilgilerin kararlılıkla uygulanmasıdır. Gediz’i korumak istiyorsak önce kirliliğin gerçek kaynaklarıyla yüzleşmeli ve onları ortadan kaldıracak adımları atmalıyız. Çünkü kirleticiler belli, çözüm de aslında uzun zamandır önümüzde duruyor.
Bunun yanında yalnızca Gediz için değil, tüm akarsuları, sulak alanları ve yeraltı sularını koruyan ve iyileştirmeyi teşvik eden daha güçlü yasal düzenlemelere ihtiyaç vardır. Mevcut çevre mevzuatı ve yaptırımlar, birçok durumda kirletenler üzerinde yeterince caydırıcı etki oluşturamamaktadır. Buna karşılık, çevresel sorunlara dikkat çeken vatandaşlar ve çevre savunucuları zaman zaman çeşitli idari ve hukuki engellerle karşılaşabilmektedir. Su kaynaklarının etkin korunabilmesi için denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, yaptırımların caydırıcı hâle getirilmesi ve çevresel karar alma süreçlerinde şeffaflık ile katılımın artırılması gerekmektedir.
Çünkü sağlıklı bir gelecek; temiz akarsuların, korunmuş sulak alanların ve sürdürülebilir su kaynaklarının varlığına bağlıdır. Aslında Gediz’i kurtarmak, Gediz Havzasını ve geleceğimizi kurtarmaktır.








