Bardağın Ne Kadarı Dolu? (1)
Yılbaşı klasiği olarak geçen yılın değerlendirmesi yapılır. İktisat ve teknik tarım bilgileri çerçevesinde yapılması gereken değerlendirmeler genellikle siyasetin tartışmaları gölgesinde kalır. Doğruluğu tartışmalı istatistiki verilere dayalı iddialar ve eleştiriler karşısında iktidarın “bardağın dolu kısmına bakın” savunmasıyla karşılaşırız.
Bardağın gerçekten ne kadarı dolu olduğuna örneklerle bakalım;
Bardağın dolu olduğunun ispatı olarak, Cumhuriyetin ilk 80 yılı ile son 25 yıl karşılaştırıldığı, kırık plak misali hep aynı şeyler tekrarlanır:
Tarımsal üretiminde dünyada 12’nci ve AB’de 1’inci sırada, tarımsal ekonomi büyüklüğü bakımından ise dünyada 7’nci büyüklükte olduğumuz anlatılır. Hâlbuki başarı olarak gösterilen bu durum 1999 yılında yakalanmıştır. O günlerden beri dalgalanarak değişmektedir.
Üstelik son yıllarda bu muazzam büyüklüğün artık ne çiftçiye ne de tüketiciye yansıyan bir faydası kalmamıştır. Durumumuz, giderek geri kalmış ülkelerin gelir dağılımına dönmüştür. Örneğin Hindistan dünyanın en büyük ekonomileri arasında en üstte yer almasına rağmen nüfusun tamamına yakını “Hint fakiri” deyimindeki kadar fakirdir. Benzer şekilde -maalesef – dünyanın en büyük tarımsal üretimini yapmamıza rağmen kişi başına tüketimde çok gerilerde ve gıda enflasyonunda ise açık ara zirvede yer almaktayız.
Yani bardak iddia edilenin aksine ciddi anlamda boştur.
“Varlık içinde yokluk çekmek” şeklinde ifade edilebilecek bu durum, sanki bilerek yapılmaktadır. Örneğin tarımın büyümesi hızla gerilemiş hatta en son açıklanan çeyrek verilerine göre eksi %12,7 gibi inanılması güç bir küçülme yaşanmıştır. 7 Eylül 2025 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 2026- 2028 yılları arasında Orta Vadeli Programında Tarım ve Orman Bakanlığının bütçesinin her yıl %2’ler seviyesinde düşürülmesi öngörülmektedir. Bu öngörüden devletimizin tarıma yaklaşımı açıkça görülmektedir. Başka bir ifadeyle devlet tarımdan vazgeçmiştir.
Tarımı değerlendirmek üzere yapılan çoğu kısır tartışmaların temelinde hep Tarım Kanunu 21. Maddesinde emredilen tarımsal desteklemenin milli gelirin %1 altında olamayacağı şartı gündeme gelir. Tartışmasız kesin olan bir şey varsa; Devleti idare edenler, Kanuna aykırı şekilde, bu tutarı yıllardır ödememektedirler. Örneğin 2026 yılı bütçesine göre bu paranın yine ancak yaklaşık %20’si ayrılabilmiştir. Yani burada da bardağın ancak beşte biri doludur. Bunun iki nedeni olabilir ya devleti idare edenler acze düşmüş ve ancak bu kadar parayı bulabilmişlerdir ya da kendi tercih önceliklerine göre davranarak tasvip ettikleri kişilerin sektörlerine çok daha kolay gelir transferi yapabilmek için buradan minicik bir fedakarlıkta bulunmuşlardır. Eğer neden beceriksizlik değilse vaziyet çok fenadır.
Üstelik bu fena duruma bir de gerekçe bulunmuştur; gıda enflasyonunun yüksek olmasının nedeni çiftçiye verilen destek olarak gösterilmektedir. Aslında bunu söyleyenler bile bunun %100 yalan olduğunu bilmektedirler. Çünkü söylenen ile yaşanılan sonuçlar arasında tezat vardır. Örneğin enflasyonun beklenenin neredeyse iki katı fazla çıkmasının suçu, yine, doğaya atılarak don, dolu, kuraklık, sıcak çarpması gibi nedenlere bağlanmıştır. Bu durumda bardağın boş kalmasının suçlusu, başkası olarak gösterilmektedir. Binlerce yıldır yaşanan bu “çok doğal doğa olayları” nedeniyle oluşan tarımsal üretimdeki basit dalgalanmalar bile genel ekonomiye çok büyük zararlar vermektedir. Eğer denildiği gibiyse bu durumda mantıklı olan desteklemeyi azaltmak mıdır yoksa alınması gereken tedbirlere yönelik olarak destekleme bütçesinin arttırılmasıdır? Normal koşullarda her kişi, destekleme bütçesinin kanuna aykırı şekilde, dörtte bir seviyesine kadar azaltılmasını değil tam tersine kanuni oranın bile dört kat arttırılması gerektiğini söyleyecektir. Ama bu bile yeterli değildir.
Diyelim ki bütçe dört kat artsa ne olur? Hatta bütün girdilerin tamamını devlet karşılasa ne olur? Sorunlarımız çözülür mü?
Elbette, hayır!
Maalesef sadece kısa bir süre için sorunlar ötelenir. Çünkü sorun artık yalnızca para olmak çıkmıştır. Yılların birikimiyle ekonominin ötesinde, sosyal ve ekolojik boyutlu karmaşık bir seviyeye gelmiştir. O zaman, ilk önce, son 25 yıllık süreç sonunda geldiğimiz durumu geniş açıdan ele almak gerekir. Bunun için ise çok partili hayata geçildikten bu yana yapılanların ve 1980 sonrası liberal politikalarla yapılanların hangi amaca hizmet ettikleri dikkate alınarak bu zihniyetin son 25 yılı değerlendirilmelidir.
Bu değerlendirmeyi aklımızda tutarak -önce- sadece 2025 yılındaki durumumuza yani bardağın ne kadarı dolu olduğuna bir sonraki yazıda bakalım.
(Devamı Var)








